RSS
people

Buyrun Efendim…

Buyrun efendim…

Yorum yap |

Buyur ey Kulum!

ADAMIN BİRİ her zaman “Allah, Allah” diye zikreder, bu zikirden dolayı ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı.
Bir gün, şeytan gelip:
“Ne diye durmadan ‘Allah, Allah’ deyip duruyorsun?” diye bir soru düşürdü aklına. “Bunca zamandır Allah demene karşılık, bir kerecik olsun Allah ‘Buyur ey kulum!’ dedi mi sana? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?”
Bunun üzerine, adamın canı sıkıldı, ümitsizliğe düştü ve ‘Allah, Allah’ demeyi bıraktı. Gönlü kırılmış bir halde yattı, uyudu.
Rüyasında Hızır’ı gördü karşısında. Hızır ona:
“Neden yaptığın güzel işi terk ettin?” diye sordu.
Adam:
“Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. ‘Buyur ey kulum’ sesi gelmedi. Ben de kapıdan kovulmaktan korktum” dedi.
Bunun üzerine Hızır:
“Senin ‘Allah, Allah’ demen, Allah’ın ‘Buyur ey kulum’ demesidir. Allah’ın ismini anmayı sana nasip etmesi az şey midir?”

Mevlânâ(k.s)’dan

Yorum yap |

Vav (و)

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar. devamini oku… »

Yorum yap |

İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek…

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış. Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya. Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş. Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kâh uzaklaşa kâh yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ;

Bizim de uzun dikenlerimiz var.Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.Bazen faydalı, bazen de zararlı.Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.
Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.
Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmek lazım..
Aynen kirpiler gibi…

Yorum yap |

Okçular Nerede Şimdi?

Uhud Dağı

ASR-I SAADETTE YAŞANAN hiçbir olay yoktur ki, sonraki tüm zamanlara ışık tutan bir veçhesi olmasın.
Saadet Asrı, bir bakıma, bütün bir insanlık tarihinin ‘misal-i musağğarı’ hükmündedir. O asırda yaşanan her hadise birer misal, o hadiselerde Resûlullah ve sahabilerin tavrı ise birer nümune-i imtisal niteliğindedir.
Asr-ı Saadeti bu nazarla okuyunca, kendi yaşadığı bugüne dair nice aydınlatıcı tablo, nice yol gösterici olayla yüzyüze gelir insan.
Asr-ı Saadette yaşanan olaylar içinde belki en yoğun, derin ve geniş ibretler yüklü hadise ise, Uhud savaşı olsa gerektir. Âl-i İmran sûresinin 120. âyetten başlayarak 60 âyetinin esbâb-ı nüzûlünün bu hadiseye bakıyor olması da, herhalde bunun delilidir. devamini oku… »

Yorum yap |

Çorlulu Ali Paşa Şadırvanı

Şadırvan 

Pearl Harbor’u bilirsiniz.İkinci Dünya Savaşı’nda Japon uçakları, Peal Harbor’da Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar ve tam 96 zırhlıyı batırdılar.Hawaii’deki bu limanda, 97 donanma gemisi vardı.Birine dokunmadılar.Çünkü Solece gemisinin tepeden bakınca bembeyaz güvertesinde bir kızıl haç vardı…O hastane gemisi idi.Bu gemi savaş boyunca Amerikalı annelerin üzüntüsünü azalttı. Tam 25000 genci ölümden kurtarıp Amerika’ya taşıdı.

Savaş sonrası hayatlarını Solece sayesinde kurtaran gençler bir dernek kurup üzerinde Solece gemisinin kabartması olan bir madalya yapıp gururla taktılar. Devlet bundan rahatsız oldu. Çünkü savaş karşıtı bir sonuç çıktı ortaya. Solece gemisini başka bir amaçla kullanılması için uzak bir ülkeye (Türkiye’ye) sattılar. Bu gemi Ankara adını aldı.

Şefik Kaptanla Avrupa seferleri dillere destan olan gemi sonunda ihtiyarladı ve jilet yapılmak üzere hurdacılara satıldı.

1980′li yılların başında İzmir’de bu gemi sökülürken, İstanbul’da da Haliç Tersanesi’ndeki Çorlulu Ali Paşa Camiisi’nin şadırvanı restorasyonu yapılır. Çatı kurşundur ve burası için kurşun aranır. Aliağa’da gemiyi sökerken hurdacılardan haber gelir.”Gelin bizde var,alın!” denir. Gerçekten Ankara’nın sayısız kamaralarından biri,tamamen kurşunla kaplıydı.  Çünkü burası Solece’nin röntgen odasıydı. Radyasyonun dışarı sızmaması için kurşunla kaplanmıştı.

Çorlulu Ali Paşa şadırvanından bir tas su içerken, orada, İkinci Dünya Savaşı’nda, Pearl Harbor’da Japonların batırmadığı tek gemiden bugüne kalan son izler görülür.

26 Ocak 2008 tarihli Türkiye Takvimi’nin arka sayfasından….

Yorum yap |

Ugradıgı suikastın 15. Yıl donumunde Ugur Mumcu ‘yu Saygıyla Aniyoruz…

Sesleniş…Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl, şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı , mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

 

Göz göre, göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi

devamini oku… »

Yorum yap |

Beytullah’ta Ben


Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan…
Olmuşlar… Tek yürek, tek beden de can;
İnsanlığı gördüm… Beytullah’ta ben…
***
Yedi bağın gülü, aynı destede,
Yetmiş iki millet, aynı listede,
Kaç milyon ”Âmin” der, aynı bestede;
Tevhîd’le haşroldum… Beytullah’ta ben… devamini oku… »

Yorum yap |

Celaleddin ADA-Dilim Tutulur

Yorum yap |

Hanın İçinden Geçen Yol


“Yol” diyor düşünür Cervantes, “handan daima iyidir.” Böylelikle, önümüzde uzayıp gittiğini varsaydığımız tozlu topraklı yolu, içinde eğlencenin, dinlencenin, sıcak yemeğin ve en önemlisi insanın en şiddetli ihtiyacını oluşturan yerleşik olma duygusunun karşılık bulacağı handan daha önemli saymamıza işaret ediyordu belki de. İyi ama insanların çoğunluğu, insan duygularının neredeyse tamamı tercihini handan yana koymuyor mu? Yol da neyin nesi, ne işim var yolda, demiyor mu? O zaman soruyu şöyle sormak gerekiyor: Hanın sıcağı mı, yolun tozu toprağı mı?

İnsanın yapıp etmelerine, yapıp etmelerinin ardında yatan saiklere bir nebze olsun eğildiğimizde, onu harekete geçiren, yerinde durdurmayan, halden hale koyan en baskın şeyin, ‘kendini göçebelik duygusundan kurtarma çabası’ olduğunu anlarız. Handa sıcak odasında, karnı tok bir halde yatağına uzanmış hayal kurarken bile (mesela güzel bir kadının veya erkeğin hayali olsun bu) sözkonusu ‘göçebelik hissi’ yakasını bir ince dert gibi bırakmaz ve onu yerinden eder. Yerleşik hayallerini bırakıp yerinden tedirgin olan insanın önüne iki seçenek çıkar. Bu tedirginliğini ya hanın bir diğer odasına, örneğin mutfağına geçerek gidermeye çalışmak ya da handan dışarı çıkıp kendini yollara vurmak. Kendini yollara vuranlar daima azdır, hep az olmuştur. Hanın içinde yer değiştirerek kendini müteselli kılmaya çalışmak çoğunluğun yolunu temsil ediyor. Peki ya bir üçüncü seçenekten bahsedilemez mi? Hanın tam içinden, tam orta yerinden geçen yola ne demeli? devamini oku… »

Yorum yap |