RSS
people

Bir Yağmur Damlasının Hikâyesi

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz… Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir. İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar. Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ‘su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor.
Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?
Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir.
İşte bütün bu parçacıklara yoğunlaşma çekirdekleri ismi veriliyor. devamini oku… »

Yorum yap |

Tut Ellerimden

Sırat’tan incedir sevda köprüsü
Beraber geçelim tut ellerimden.
Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü
Beraber uçalım tut ellerimden

Gönüldeki birlik kalkandır dışa
Aldırma ayaza, yele, yağışa
Giden ilkbahara, gelecek kışa
Beraber göçelim tut ellerimden.

Birleşmek üzredir şafakla gurûp
Korku beklenilmez kapıda durup
İster zehir olsun, isterse şurup
Beraber içelim tut ellerimden.

Çağır hayallerin en ötesini
Yakından duyarsın aşkın sesini
Sonsuz mutluluğun penceresini
Beraber açalım tut ellerimden.

Hatırla kaybolan hatıraları
Elmastan ışıklı, altundan sarı
Zaman tortusundan işte onları
Beraber seçelim tut ellerimden.

Şüphe “başlangıç”tır, karar “nihayet”
Zamanı zamana etme şikayet
Kaçmak kurtuluştur diyorsan şayet
Beraber kaçalım tut ellerimden.

Abdurrahim KARAKOÇ

Yorum yap |

Pansuman!

Kelimeler, göze değer.
Ama içindeki manalar; en gizli, en ince, en ulaşılmaz yerine tesir eder insanın…
En dokunulmazına ulaşmış biri, işte bu yüzden sanki en yakının olur, onu hiç görmesen bile… Onu, bunun için seversin…
Yine bunun için, söyleyen de sever; sözünü verdiği, yani kendinden manalar akıttığı kişiyi… Sanki bir annenin, sütünü verdiği yavrusu gibi! Fakat diliyle değil, kalbinden söyleyen…
*
İşte sen, böyle bir özel’sin benim için…
Biliyorum senin için özel de olduğumu ve zaten sözüme bunun için kulağını açtığını biliyorum…
Sen de artık; yarının daha güzel olacağını, biliyorsun… Seni affedeceğim hiçbir şey olmadığını; çünkü bana karşı yapabileceğin her şeyi, henüz sen yapmadan affetmiş olduğumu biliyorsun! Öylesine, rahatsın…
Ve zaten rahat ol; çünkü dün nasılsam sana, yarın da aynı olurum… On sene evvel ne kadar yakınsam, on sene sonra da aynı mesafede dururum… devamini oku… »

Yorum yap |

Can Dündar’dan…

Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdigim bir kurum benim
için.. 17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni
zamanda da… Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma
inanmamaktan geçiyor.

Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan… Nedir bu dayatmalar?

Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin erkegin
lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi…

Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yasça büyük olmali ki, kadina ‘hot’
dediginde oturmali kadin… Yada yumusatiyorlar;

-Efendim kadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük
olmaliymis yasi…

Egitimde de böyle.. Kadinin çok okumusu bilmis olurmus, evde kalmakmis
layiki…. devamini oku… »

Yorum yap |

MYO’lular Mitinge Hazırlanıyor

MYO’lular mitinge hazırlanıyor  

Meslek Yüksek Okulları, sorunlarının çözümü için mitinge hazırlanıyor.

“Yılmıyoruz, Bıkmıyoruz, Yasaya evet diyoruz” sloganıyla 30 Mart’ta gerçekleştirilecek miting Kadıköy Meydanı’nda yapılacak. Saat 13.00′te başlayacak mitingte, 2 milyon MYO mağdurunun sorunları anlatılacak sorunlara çözüm bulunması istenecek.

TEKDER Derneği’nden yapılan açıklamada, MYO’ların sorunları şöyle sıralandı:

1- Üniversite mezunu olmamıza rağmen, askerde neden ilkokul mezunu ya da hiç okumamış adam muamelesi görüyoruz.
2- MYO bittikten sonra lisans tamamlamada neden bu kadar engelle karşılaşıyoruz.
3- İş yerlerinde neden mevki sorunu yaşıyoruz.
4- Neden imza yetkimiz yok.

Sorun Çözümleri :

1- Bizde üniversite mezunu olarak, askerde 4 yıllıklar gibi, üniversite mezununa yakışır, askerlik yapmak istiyoruz.
2- Lisans tamamlamada sorun yaşamak istemiyoruz.
a- MYO bittikten sonra lisans tamamlama işlemini özel üniversitelerde askeri tutarlarda ödeyip lisans diploması almak istiyoruz.
b- Açık öğretim kurumlarında, teknik bölümler için, lisans tamamlama hakkı verilsin istiyoruz.
c- DGS sınavında, devlet üniversitesine girmek için, 2 milyon insanla yarışıyoruz ve yarışı kazanan maksimum 100 kişi, lisans tamamlamaya hak kazanıyor. Çünkü her üniversite maksimum 2 veya 3 kontenjan bırakmış DGS öğrencilerine.
d- Bizler lisansımızı tamamlayıp devlete ve millete daha yararlı olmak istiyoruz.
e- Önümüzdeki tüm engellerin kaldırılmasını istiyoruz.
f- Okumak istiyoruz, bundan daha güzel bir şey var mı ülkemiz için.
g- Ülkemizin teknolojik olarak ilerleyişi ortada, tüm ürünlerimizi yurt dışından temin ediyoruz.
3- İş yerlerinde mevki sahibi olmak istiyoruz. İlkokul mezunu ile aynı kefeye koyulmak istemiyoruz.
4- Neden imza yetkimiz yok. Bizler neden işyeri açıp imzamızı kullanamıyoruz. Neden işyerlerinde yetkili tekniker imzamız olmuyor. İmza yetkisi istiyoruz.
Haber:mynet.com
www.myoteknikerler.com
baskan@myoteknikerler.com

Yorum yap |

İnsan Yüzünün Söyledikleri

Varlıklar içinde seçilip en güzel bir şekilde yaratılan insanoğlunun, ruh yönüyle olduğu gibi vücut ve şekil yönüyle de mükemmel bir surette yaratıldığı görülmektedir. Kelimelerin, duygu ve düşüncelerimizi anlatmada kifayetsiz kaldığı anlarda yüzümüz, bütün maharetiyle ortaya atılarak bizi en güzel şekilde anlatır. O zaman ses ve kelime biter; göz ve mimikler konuşmaya başlar. Yüz rengiyle bile bir şeyler ifade eder.

Yüz, her insanda farklı olduğundan, insanın aynı zamanda kimliğidir de. İlim adamları bir tanıdık simanın nasıl hatırlanabildiğini araştırıp çözmeye çalışmışlardır. Şunu hiç düşündünüz mü? Birisiyle tanışıyor, konuşuyorsunuz, sonra onu bir daha hatırlayamıyorsunuz. Bunun ne kadar büyük bir felâket olduğunu, bir kaza sonucu bu kabiliyetini yitiren otuz beş yaşındaki Zürih’li bir kimyager, annesini tanımayıp, onu sadece yaşlı bir kadın olarak gördüğü zaman anlayabilmiştir.

Kimyager, kaybolan istidadını geri getirmek için davranış bilimiyle ilgili bir sürü kitap okur, fakat bu çalışmalar eski hafızasını iade edememiştir. Beynin sağ arka tarafındaki sinir hücrelerinin, tanıdık bir simayı tekrar hatırlamayı sağladığı bilinmekteydi. Nitekim tomografik filmlere göre kazada, hastanın beyninin bu bölgesindeki sinirlerin zarar gördüğü anlaşılmıştır. devamini oku… »

Yorum yap |

KÂBE’YE SESLENİŞ


Ey kutlu mâbet, görünüşün ne kadar mehib!
Mukaddes bağrında yetişti o en büyük Habib!

Âdem’den (as) beridir Allah’ın evi senin adın,
Kapına gelen mücrimleri rahmetle yıkadın.

Sana gelenlere Hakk’ın kapıları açılır,
Her tarafından semâvî mağfiretler saçılır.

Altınoluk’tan rahmet ülkemize doğru akar,
İçimize attığın aşk, yüreğimizi yakar.

Müezzin haykırır hep minarelerden ezanı,
Hiç duymadım ben kalblere böyle Allah yazanı.

Gözüm ve gönlüm sana bakınca doldu nurlarla,
Melekleri sanki tavafta gördüm kanatlarla. devamini oku… »

Yorum yap |

Kötü huy diken gibidir!


Mevlânâ hazretleri, Mesnevi’de kötü huyun insanın nefsine ve çevresine nasıl bir eziyet yaptığı hakkında şöyle bir hikaye anlatır: Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur. Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder. Bir gün vali onu yanına çağırır; “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim.” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”
Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:
“Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.
Beden ağacının köküne kurt düştü.
Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.”

ailem.zaman.com/alıntıdır

Yorum yap |

Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi

Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur. İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde belenmesi gibi, dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir. O’na sonsuz uzaklığının kuytusunda O’nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder.
Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua. Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır. Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir? Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine. Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir. Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister.

İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde, Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında. Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında. devamini oku… »

Yorum yap |

Çanakkale Şehitlerine

Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

Yorum yap |