Archive from Mayıs, 2008
May 18, 2008 - Yazılar    No Comments

Engelli olmak ceza değildir!

 

-Engelli Sahabeler-
HAYAT bir nimettir. Hayatta en büyük iki nimetten birisi iman ötekisi sağlıktır.
Sağlık hiçbir şeyle satın alınamayacak kadar pahalı bir lütuftur. Birimize, size dünyanın bütün altınlarını verelim ama karşılığında iki gözünüzü alalım deseler kabul eder miyiz? Sanmıyorum. Görmedikten sonra ne yapalım ki deriz. Onun için yüce Rabbimiz:

- Allah’ın nimetlerini sayarsınız bitiremezsiniz, buyurur.

Özürlülük ise bir imtihan ve nimettir. Bir bela ve ceza değildir. Belki yüce Allah özürlülerle sağlıklı olanları imtihan ediyor. Onlara karşı görevlerimizi yerine getirip getirmediğimizi, sorumluluklarımızı test ediyor. Özürlülere ise, zor gelen bir hayatın sonrasında sıkıntılı geçirdiği her güne karşılık bir cennet hayatı lütuf ediyor. Belki özürlüler ahiret hayatına artı bir önde gireceklerdir. Kendileriyle aynı ibadeti yapan bir bedensel sağlıklıya karşılık artı birle huzura çıkacaklardır bekli de.

Engelliler bizden acıma değil, anlayış bekliyorlar. Onlara imkan tanımamızı istiyorlar. İşyerleri yeterince engelli kadrosu istihdam ediyorlar mı? Hakkını veriyorlar mı? Bütün bunları yeniden tartışalım.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde öncü Müslümanlar arasında engelli sahabeler vardı. Engellilik onların zirvedeki yerlerini almalarına engel olmamıştır. Onların birkaçından bahsedelim. Read more »

May 7, 2008 - Dinimiz İslam    1 Comment

Tâcir ile Papağan / Mesnevi’den


Tâcir ile Papağan

Ticaretle uğrasan bir adamın güzel bir papağanı

vardı. Bir gün bu tâcir isi gereği Hindistan’a

gitmek için yol hazırlığına basladı. Cömertliği ile

tanınan bu tüccar, köle ve câriyelerine tek tek

sordu: ‘ ‘Sana Hindistan’dan ne getireyim? Ne

istersin?’ ‘ Her biri ayrı ayrı istekte bulundu. Bu

cömert ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not

aldı. Getireceğine dair söz verdi.

Sıra papağana geldi. Ona da sordu: ‘ ‘Ey güzel

kusum, sen ne istersin?’ ‘ Papağan, ‘ ‘Oradaki

papağanları görünce, halimi onlara anlat.

Papağanımın size selamı var. Sizi özlediğini ve

kurtulusu için çare bulmanız konusunda yardımcı

olmanızı istiyor dersin’ ‘ dedi. Sözlerine devam

ederek. ‘ ‘Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı

düsmenin ıstırabıyla çırpınırken, sizlerin yesil

ormanların güzel ağaçlarının dallarında dolasarak

keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi

olur? Sizler boylu poslu güzel eslerinizle zevk

sefa içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum.

Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın

seherinde su garibi de hatırlayın. Dostların dostu

hatırlaması mutluluktur. Baska bir sey

istemiyorum’ ‘ dedi.

Tüccar, papağanın selâmını ve mesaj ını oradaki

dostlarına götürmeyi de kabul ederek kervanını

hazırlayarak, yola koyuldu. Günlerce yol aldıktan

sonra, Hindistan’ ın öbür ucuna vardı. Ağaçların

üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak

onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanın

selâmını bildirdi. Söylemesini istediği sözleri, bir

bir aktardı.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki

papağanlardan biri birkaç kere titredi. Nefesi

kesilerek düsüp öldü.
Read more »

May 6, 2008 - Dinimiz İslam    No Comments

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Günlük Sünnetleri

1) En çok Pazartesi ve Perşembe oruç tutardı. Neden böyle yaptığı sorulunca da şu cevabı verirdi: “Ameller her Pazartesi ve Perşembe Allah’a sunulur. Oruçlu iken amelimin Allah’a arz olunmasını severim. Her Müslüman affedilir; ancak dargın olan kişi müstesna. Cenab-ı Hak meleklere onlar için ‘bunları geri bırakın’ der.”
2) Cumartesi ve Pazar günleri de umumiyetle oruç tutardı ve şöyle derdi: “bu iki gün müşriklerin bayram günleridir. Onlara muhalif olmaktan hoşlanırım.”
3) Yüzüğü gümüştendi, yüzük taşı akik taşıydı.
4) Gözleri uyurdu; lakin kalbi uyumazdı.
5) Ahlakı Kur’andı.
6) Umumiyetle Cuma günü yıkanırdı, bazen de terk ederdi.
7) Çocuklara karşı çok merhametliydi.
8 ) Su içtiği zaman üç defa nefes alırdı. Üç nefeste içerdi ve “Bu daha mutlu, daha afiyetli ve daha sağlıklıdır.” buyururdu.
9) Gece kalktığı zaman ağzını misvaklardı.
10) Son derece merhametliydi. Birisine bir şey vaadettiği zaman imkanı olduğunda mutlaka o vaadini yerine getirirdi.
11) Sükutu uzun, gülmesi azdı.
12) İçinde su içilen bir cam kasesi vardı.
13) Hizmetçiye söyledikleri sözlerden biri de “Bir ihtiyacın var mı?”idi.
14) Eza verene kötü huyu olmazdı, birinin diğeri aleyhine olan sözünü de kabul etmezdi.
15) Kendisine melekler gelmesi ve Cebrail (as) ile konuşması sebebiyle pırasa, sarımsak, soğan gibi şeyler yemezdi.
16) Yaslanarak yemek yemezdi. Arkasında iki kişi yürüyemezdi.
17) Gece ağzına misvak sürmeden kalkmazdı.
18) Gusulden sonra abdest almazdı.
19) Tebessüm etmeden katiyyen konuşmadı.
20) Ramazan Bayramı’nda bir şey yemeden camiye çıkmazdı.
21) Kurban Bayramı’nda kurban kesilmeden evvel bir şey yemezdi.
22) Üçten sonra sözü tekrar etmezdi.
23) Gece veya gündüz, uyuyup ta uyandığı zaman mutlaka misvak kullanırdı.
24) İkram edilen kokuyu geri çevirmezdi.
25) Kendisinden istenilen şeyi mutlaka verirdi.
26) Biat esnasında kadınların elini tutmazdı.
27) Bir yudum su ile dahi olsa iftar etmeden akşam namazını kılmazdı.
28) Gülüşü tebessümlerden ibaretti.
29) Hastayı ancak üç günden sonra ziyaret ederdi.
30) Şu beş şeyi hiçbir zaman yanından ayırmazdı: ‘Ayna, sürme kabı, tarak, misvak ve ustura.’
31) Lamba ile kendisine aydınlık yapılmadıkça, karanlık evde oturmazdı.
32) Bir yerden kalkarken mutlaka ‘Sübhaneke Allahümme Rabbi vebi hamdike la İlahe illa ente estağfiruke ve etübü ileyke” der ve şöyle buyururdu: “Yerinden kalkarken kim bunu söylerse mutlaka o mecliste kendisinden sudur eden günahları bağışlanır.”
33) Hiçbir şeye hayır demezdi. Kendisinden bir şey istendiği zaman eğer yapmak isterse evet derdi, istemezse sükut ederdi.
34) Abdestini kendisi alırdı. Kimseden yardım istemezdi. Vereceği sadakayı da bizzat kendi eliyle verirdi. Kimseyi bunun için rahatsız etmezdi.
35) Ne yemek, ne de başka bir şey onu akşam namazından alıkoyamazdı.
36) Dişlerini temizlemeden uyumazdı.
37) Daima misvağı başucunda bulunurdu
38) Kahkaha ile gülmezdi (Hakim)
39) Yemeğe suya üfürmezdi. Kabın içinde nefes almazdı. (ibn-i Mace)
40) Kendisinden kötü söz işiteceği kimseye yanaşmazdı. (Buhari)
41) Bir vali tayin ettiği zaman ona sarığı kendi eliyle sarıp giydirirdi. Sarığın kuyruğunu sağ taraftan kulağa doğru sarkıtırdı.
42) Yanına çocukları geldiği zaman onları tebrik eder, güzel karşılar, onlara dua ederdi.(Buhari)
43) Hurmayı yer ve çekirdeğini tabağa atardı.
44) Buğday ekmeğiyle hurma yerdi ve “Bunlar pek hoştu.” derdi. (Tayalisi)
45) Üzümü ağzına teker teker koyarak yerdi. (Taberani)
46) Hediye edileni yerdi, sadakayı yemezdi. (İbn-i Said)
47) Üç parmak ile yerdi, onları silmeden iyice yıkardı. (Müslim)
48) Ateşte pişen eti yerdi ve sonra abdest almadan namaz kılardı. Çünkü onu yemekle abdesti bozulmazdı.
49) Hanımlardan biri yatıp uyumak istediği zaman ona 33 kere Sübhanallah, 33 kere Elhamdülillah, 33 kere de Allahuekber demesini emrederdi. (I.Mendi)
50) İnsanları birbine bağlamak ve sevdirmek için hediyeleşmelerini emrederdi. (İbn-i Asakiri)

   Kaynak : Kütübi Sitte

May 1, 2008 - Yazılar    No Comments

Hz.Ali(r.a)

Şâh-ı Merdân

Manevî âlemde Ali Efendimiz kadar çok ağır kimse yoktur. Cenab-ı Hakk, Hz. Ali Efendimiz’i anlayabilmemiz için, onun büyük varlığından ışık alabilmemiz için, bize bazı işaretler vermiştir. “Ben tanıyamadım, ne yapayım, keşke tanısaydım, onun sırrına sığınırdım.” deme kapılarını kapatmıştır.
Neden?

Çünkü yeryüzünde, Kâbe’de doğan ilk ve son insan Hz. Ali’dir. Annesi Hz. Fâtıma. Efendimiz, Hz. Fâtıma için ikinci annem derdi. Mekke sokaklarında bir alış verişe git¬tiği zaman sancılanmış ve çocuğun eve dönmesine müsaade edemeyecek kadar kısa bir zamanda doğacağını anlayınca yanındaki arkadaşlarının yardımıyla Kâbe’ye girmiş ve Hz. Ali Efendimiz’i Kâbe’de dünyaya getirmiştir.
Bu esrarengiz sırrın ardından, ikinci bir manevî diploma gelmiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Fâtıma’nın doğurduğunu, bir erkek yavru meydana geldiğini işitince evinden koşmuş gelmiş, Fâtıma sultanın evine ve Hz. Ali Efendimiz’i yıkamıştır. İşte ikinci manevî diploma… Bunların bir tanesi dahi hiç kimseye nasip olmayan hâdiselerdir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz mânâya teşrif ederken de Hz. Ali, Efendimiz’i yıkamıştır. Bu karşılıklı iltimas biri doğuşu, biri âlemi Cemâle intikâl edişi simgelemesi fevkalâde güzel bir hâdisedir.
Hz. Ali Efendimiz çocukluk dönemini, henüz daha oyun çağını geçirmeden, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e tutkusu dolayısıyla, (o zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz kendi hane-i Saadetlerindeydi) her an Efendimiz’in yanında olmaktaydı. Oyun, dünyaya ait işleri bir tarafa bırakıp, onun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmek, onun neşesini kavrayabilmek için devamlı Efendimiz’in yanında ışıklanmıştır.
İLK NAMAZ
İslâmiyet’in zuhuruyla beraber, pazartesi günü Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hatice annemizle beraber ilk namaza başlamış, onları gören Hz. Ali bu namaz ışığının sırrı içerisinde, kâinatın üçüncü cemaati olarak 10 yaşındaki Hz. Ali salı günü iman edip, namaza başladığı için mânâ âleminde salı fevkâlade önemlidir. Nitekim Akşemseddin, İstanbul’un fethinde günlerce bekleyip, sabretti, manevî bir ceryanın intişarına maruz kalmadan İstanbul’un fethi günü, Allah’a karşı niyaz ederken salı sabahı Ulubatlı Hasan’a: “İş tamam, hadi bakalım asıl surlara.” dedi.
Bu hikmet, Hz. Ali sülietini temsil edebilmek, Hz. Ali’nin yenilmez, kapıları açan sırrına sığınmak içindir. Ondan dolayıdır ki, mânâ âleminde Müslümanlar için salı fevkâlâde uğurlu, önemli bir gündür. Tam aksine Bizans için de salı bir felâket gündür. Bütün ümitlerinin söndüğü şerlerin tükendiği gündür.
Ne yazık ki, İslâm topluluğu zaman içerisinde bu mânevî eğitimlerden mahrum kaldığı için, salı’yı uğursuz sayan aptallar görülmüştür.
İLMİN KAPISI
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in temsil ettiği ilmin kapısı, Hz. Ali’dir. Bildiğimiz, kendi kafamızdan tahayyül ettiğimiz sıradan bir ilmin kapısı değildir Hz. Ali. Hiç kimse kendisini bir takım kitap ve kütüphane düşünceleri içerisinde görüpte işte bunların kapısıdır sanmasın. Çünkü Muhammedî demek, maddenin, mânânın, Levh-i Mafhuz’un tümü demektir. Nitekim Efendimiz’in “Ben ilmin şehri, Ali kapısıdır” emrinden sonra Hz. Ali Efendimiz kendi ilminin hikmetini ve sırrını ancak Efendimiz emrettikten sonra hissetti. Bu çok değişik bir hâdisedir, bir gizli hazinedir onun ilmi.

Read more »