ALLAH’IM
Bizi bize bırakma kendi haline bıraktıkların rezil oldu sefil oldu.
Bizi aciz aklımıza teslim etme Ya Rabbi aklına güvenenler aklıyla ancak ahmaklığını buldu.
Allah’ım bizi kendine yakın et,elçin Muhammed’e yakınken uzak kalan Ebu Talibe ne yazık oldu.
Uzaklardan sana yaklaşan Necaşi ne iyi etti de seni buldu.
Allah’ım kalbimizi aşkınla doldur, Aşkınla ağlat aşkınla güldür.
Sana açılmayan çiçeği soldur,gülü de soldur.
Seni anmayan dili lal et isyankar sesleri sustur.
Ya Rabbi biz aciziz biçareyiz acizliğimize katından bir çare indir.
Bizi kibirden,gururdan uzak kıl.Lütfunla kuşat bizleri rahmetinle sevindir.
Ya Rabbi senden başkasına yönümüzü çevirme ne olur ömrümüzü de yolunda son buldur.
Kalemi senin için tutalım kılıcIda senin için Ya Rabbi ölümümüzü hayırlı eyle son nefeste bizi imanla doldur,ya Şehit olayım yolunda yada secdedeyken bizi öldür.
Aldığımız nefesi veriyorsan eğer Rabbim diye verelim.
Günümüzü elhamdülillahla bitireyülim,
seni çok seven kullar gibi adın geçince ansızın kalbimizin ritmi dursun bizde kendimizden geçelim.
Seni anarak uyuyalım seni anarak uyanalım.
Bize şah damarımızdan daha yakınsın ya her atışında kalbimiz bizde seni hatırlayalım.
Allah’ım bizi amelimizle değil rahmetinle yargıla .
Ameline güvenenler bir gözün bile hakkını veremez sana güvenenler kendinden emin kullardır,kör gözleriyle herşeyi görürler.
Sevabımız azdır günahımız çok
senden başka bu kullarının gidecek kapısı yok.
Allah’ım bizi varlıkla kendimizden geçirme.
Allah’ım bizi yoklukla terbiye etme.
Allah’ım kitabımız sağ elimizden verilsin
Allah’ım senin rızan bizim hediyemiz olsun,
atmasına izin verdiğin şu kalbimiz aşkınla atsın aşkınla dursun…
Reha YEPREM
El-Vedûd(c.c)
Bir hadis-i kutsîde, “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlukatı yarattım” buyrulur. Nur Müellifi, “Muhabbet bu kâinatın bir sebeb-i vücududur” buyurmakla bu hakikate işaret eder. Yani, Cenâb-ı Hak, isimlerinin tecelli etmesini murat etmiş ve bu âlemi yaratmıştır.
Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kutsîsini şöyle tefsir ve tevil eder:
“Allah, dileseydi bütün isimlerini tecellisiz bırakırdı. Zâtı, bütün bu tecellilerden ganidir, yani O’nun o mukaddes zâtı, hiçbir ismin tecellisine muhtaç değildir. Ama o isimler tecelli etmek ve eserlerini göstermek isterler. İşte Cenâb-ı Hak, esmâ-yı hüsnasına rahmetle nazar etmiş, onları tecellisiz bırakmamak için bu âlemi yaratmıştır.”
Kendi isimlerini, idrakinden aciz olduğumuz mukaddes bir muhabbetle seven Allah, onların tecellisine hizmet eden şu mahlukatını da sever.
İşte bu sevgi, bu merhamet Vedûd isminden gelmektedir.
Allah her bir eserini sevmekle birlikte, bu sevgi ve merhametin odak noktası, en mükemmel eser olan insandır. Çünkü, bütün ilâhî isimlerin aynası, tecelligâhı odur.
Allah’a inanan, ilâhî isimleri okuyan, onların tecellilerinden azamî ölçüde istifade etmeye çalışan mü’minler, ârif ve âlim zâtlar, Allah’ın muhabbetine daha fazla mazhar olurlar. Onların, en mümtaz vasıfları, kalplerinde Allah sevgisinin hâkim olmasıdır.
Bir kulun kalbi, ilâhî muhabbetle ne ölçüde dolup taşarsa, Allah da o kulunu diğer kullarına nisbetle o kadar fazla sever. O bahtiyar kul, böylece Vedûd ismine parlak bir ayna olur.
Alaaddin BAŞAR

Kaç mavi yasak yaşadık seninle, kaç deli gece…
Düşünse dolunay bile utanır,
Yıldızlar çıldırır, ağlar erguvanlar,
Ben seni işte öyle bir gecede sevdim, hesapsız.
Ve düşlerim…
Düşlerim sınırsızdı alabildiğine
Duygularım sabırsız.
Bir çocuk kadar günahsız.
Sahi sende sevebilir misin beni
Seni sevdiğim kadar,
Dokunabilir misin yüreğime?
Bak orada sen varsın.
Mutluluk nedir diye sorsalar
Sen derim alabildiğine yalnız sen,
Sesin, gözlerin, ellerin sonra,
Titreyen dudakların ve arzun çekingen
Sen benim her şeyimsin.
Sensiz neye benzer bu ay bu güneş
Çiçekler açar mı sen olmasan,
Martılar uçuşur mu çığlık çığlığa,
Sonra kim aydınlatır benim gecemi
Günümü kim paylaşır,
Kim sorar derdimi,
Ben neye sevinirim,
Kimle gülerim?
Kal biraz daha…
Beraber büyüttük sevinçlerimizi,
Beraber öğrendik yaşama direnmeyi
Sevmeyi beraber öğrendik.
Bak güneşler doğdu üzerimize
Yolumuza begonyalar serildi.
Ağlamak bu kadar kolay mıydı
Ve güzel miydi gülmek kadar?
Herkese seni anlatmak istiyorum
Seni söylemek şiir şiir,
Her dizede sen olmalısın,
Adın olmalı çığlık çığlık…
İçimi ısıtan sen tam şuramda ılık ılık,
Sen olmalısın kıpır kıpır yüreğimde…
Sevdan olmalı deli dolu
Ve çılgınlığın, çılgınlığın olmalı.
Ben seni sevmeyi seviyorum
Ve seni özlemeyi.
Bu bir itiraftır…
Aşkın yoksa ben de yokum
Yetim düşlerimin kimsesizliği kuşatır benliğimi
Hüzünler yağar gecelerime,
Ben bir garip ben olurum,
Sığamam odalara, taş duvarlar üzerime üzerime gelir
Ruhum durmaz bedenimde,
Hücrelerim yaşamaz
Kurumuş dallara döner yüreğim, susuz çöllere…
Gece böyle bitemez, ben ölürüm,
Ölürüm gitme, kal biraz daha…
KAL BİRAZ DAHA…
Şebnem Kısaparmak
Padisah ve Cariye
Cok eski zamanlarda bir padisah vardı. Dunyada padisah olduğu
gibi, manevi yonden de cok ustun bir kisiliğe sahipti.
Padisah bir gun, atına binerek bazı yakınlarıyla ava cıktı. Yolda
giderken bir cariye gordu. Gorur gormez asık oldu. Bir kus kafeste
nasıl cırpınırsa padisahın ruhu da beden kafesinde oyle
cırpınmaya basladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.
Padisah arzusuna kavustuğu icin mutluydu, fakat kader bu ya,
cariye hastalandı. Padisah batıdan, doğudan, kısacası her taraftan
hekimleri bir araya getirdi. Onlara,
‘ ‘Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın hicbir
onemi yok. Cunku hayatımın canı odur. Dertliyim, yaralıyım,
hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman bulur,
iyilestirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim. ‘ ‘ Hekimler,
‘ ‘Bu uğurda canımızı feda edercesine calısalım. Aklımızı,
tecrubemizi ve butun hunerlerimizi bir araya getirelim. Beraber
dusunelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz hastalıkların
tedavisinde, bu zamanın İsa’sıyız. Elimizde her derdin merhemi
vardır’ ‘ dediler.
Gurura kapılarak, her seyin kendi ellerinde olduğunu sandılar.
“İnsallah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teala onlara
insanların aciz olduğunu gosterdi. Hekimler ne ilac verdiyseler,
tedavi icin ne yaptıysalar da hasta iyilesmedi. Aksine hastalığı
arttı.
Bu arada zavallı cariye gunden gune eridi, kıl gibi inceldi.
Padisahın ise gozlerinden de ırmaklar gibi yaslar akıyordu.
Padisah hekimlerin bu hastalık karsısında aciz kaldıkların gorunce
yalınayak doğru mescide kostu.
Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer goz yaslarıyla
sırılsıklam ıslandı. Padisah Hakk’ ın huzurunda kendini kaybetti. Bir
muddet sonra, battığı yokluk denizinden cıktı. Kendine geldi.
Guzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye basladı.
‘ ‘Ey en az bağısı dunya mulku, dunya padisahlığı olan Allahım! Ben
ne soyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım!
Butun arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız gerekirken, biz yine
yolumuzu sasırdık. Bir cariyeye gonul verdik. Hastalanınca da, sen
varken hekimlere basvurduk. Gerci sen, Ey kulum, ben senin
gizlediğin butun sırları bilirim ama sen yine onları dile getir,
meydana dok’ buyurdun. ‘ ‘
Padisah canı gonulden yalvararak coskuyla dua edince; Allah’ ın
lutuf ve bağıslama denizi de costu, kopurdu.
Padisah goz yasları icerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara
kendinden gecti. Uykuya daldı. Ruyasında bir pir gordu. O pir
padisaha, ‘ ‘Ey padisah! Sana mujdeler olsun, dileğin kabul olundu.
Yarın sana garip kılıklı, cok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte
cok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve guvenilir bir kisidir. Onun
vereceği ilac, hicbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir’ ‘ dedi.
Padisah, ruyasında kendisine soylenen zatı, pencere onunde
beklemeye basladı. Golge icinde gunes gibi parlayan bir zat
gordu. Faziletli, hunerli, bilgili birine benziyordu. Bir gorunur, bir
gorunmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem yoktu.
Kapıyı acmak icin gorevlilerden once kendisi kostu. Otelerden
gelen misafirini karsıladı. Padisah da misafir de ayrı ayrı
vucutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mana denizi
gibiydiler. Đki can birbirini kavusmus, birlesmis, bir olmustu sanki.
Padisah, ‘ ‘Benim asıl sevgilim cariye değil senmissin. Đste Allah’ ın
hikmeti; dunyada isten is cıkar, sebeplerden sebep doğar’ ‘ dedi.
Padisah kollarını acıp, o ilahi hekimi kucakladı. Ask gibi onu
gonlune, ta canının icine soktu.
Bulusma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi isler bitti. Sonra
padisah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta
cariyenin yanına goturdu. Hekim hastanın yuzune baktı, nabzını
dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ‘ ‘Diğer
hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamıs, iyi edeceklerine
hastalığını artırmıslar’ ‘ dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıstı, fakat padisaha soylemedi.
Huznunun ve uzuntusunun cokluğundan cariyenin gonul hastası
olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı olan
gonluydu. Sonra soyle dedi:
‘ ‘Sarayı bosalt, iceride kimseler kalmasın. Kosede bucakta bizi
kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak.
Alacağım cevaplara gore tedavimi belirleyeceğim. ‘ ‘
Hekim istediği gibi hastayla bas basa kaldı. Yavasca yanına
yaklasarak tatlı ve yumusak bir sesle,
‘ ‘Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Cunku her memleketin ilacı
baska baskadır. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime
yakınsın? Ozlediğin arkadasların var mı?’ ‘ diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymustu. Soru sorarken bir yandan da
nabzını kontrol ediyordu.
Cariye; evine, efendilerine, hemsehrilerine ait olayları bir bir
anlatıyor, basından gecenleri hikaye ediyordu.
Hekim bir taraftan cariyenin anlattıklarını dinliyor, diğer taraftan
nabzının atısına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konusma sırasında hangi
isim gectiğinde cariyenin nabzının hızlanacağını tesbit etmekti.
Cunku cariyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu sevgi uğruna
yataklara dusuren kisinin de kim olduğunu ortaya cıkaracaktı.
Hekim,
‘ ‘Kendi memleketinden nasıl cıktın? Daha once hangi sehirde idin?’ ‘
diye sordu. Cariye bir sehir adı soyledi, fakat ne yuzunun
renginde ne de nabzında bir değisiklik oldu. Daha sonra sırasıyla
gittiği sehirleri, orada bulunanları, oturup tuz ekmek yediği yerleri
birer birer sayıp doktu, ancak durumunda bir değisiklik olmadı.
Hekim cok hos bir sehir olan Semerkant’ tan soruncaya kadar
cariyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı. Semerkant’ ın adı
gecince, kızın nabzının atısı hızlandı ve yanakları al al oldu. Cunku
o, Semerkantlı bir kuyumcuya asıktı. Ondan ayrı dusmenin
ıstırabını cekiyordu.
Hekim cariyeyi yatağa dusuren derdin sebep olanını bulunca; o
kuyumcunun sehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde
oturduğunu sordu, oğrendi. Cariyeye,
‘ ‘Senin hastalığının ne olduğunu simdi anladım. Allah’ ın yardımıyla
seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattıklarını
kimseye soyleme. Padisaha hic soyleme. Gonlun sırlarının mezarı
olsun’ ‘ diye tembihledi.
Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padisahın yanına vardı.
Meseleyi biraz ona anlatarak,
‘ ‘Tedavi icin yapılacak olan is, bir an once o kuyumcunun buraya
getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve suslu elbiseler gondererek
kuyumcuyu kandır. Semerkant’ tan buraya davet et’ ‘ dedi.
Bunun uzerine padisah becerikli iki adamını Semerkant’a
gonderdi. Elciler kuyumcunun yanına varıp padisahın hediyelerini
takdim ettiler. Ona sanatının sehirler asarak herkes tarafından
bilindiğini, bu nedenle padisahlarının kendisini kuyumcubası
olarak sarayında gormek istediğini bildirdiler. Padisahlarının
comertliğini ve bol ihsanda bulunduğunu soylediler.
Kuyumcu goz kamastıran hediyelere, gururunu oksayan iltifatlara
ve vaad edilen makamların cekiciliğine kapıldı. Bulunduğu
sehirden ve coluk cocuğundan ayrılarak padisahın sarayına geldi.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim karsıladı. Alıp padisahın huzuran
cıkardı. Padisah kuyumcuya pek cok iltifat ve ihsanda bulundu.
Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun uzerine;
‘ ‘Ey buyuk sultan! O cariyeyi de bu kuyumcuya ver ki, cariye de
iyilessin’ ‘ deyince; padisah, o ay yuzlu guzel cariyeyi kuyumcuya
bağısladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Cariye de tamamen
iyilesti.
Daha sonra hekim kuyumcu icin bir serbet hazırladı. Kuyumcu
serbeti icince, gunden gune erimeye basladı.
Kuyumcu zayıflayınca, iyice cirkinlesti. Yuzu sararıp soldu. Kızın
gonlu de ondan tamamen soğudu. Bir sure sonra da kuyumcu
olunce, kızın askı tamamen sona erdi.
O dunyalar guzeli asktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp tertemiz
oldu.
***
Bu hikayede gecen padisah ruhumuz, cariye nefsimiz, hekim
mursid-i kamildir. Kuyumcu ise, dunya sevgisinin ve dunyalık
arzuların semboludur.
Padisah olan ruh her bakımdan ustun ozelliklerle yaratıldığı halde,
cariye olan nefse gonul vermistir. Ruh aslının ne olduğunu hesaba
katmadan, nefsinin esiri olmustur. Nefis, yaratılısı icabı gozu
asağılardadır. Cariyenin kuyumcuya olan askı, nefsin dunyaya olan
meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından
ve hastalığından dolayı uzgundur. Bunun icin care arar. Nefsi,
bircok hekime gosterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte
seyhlerdir. Ruh becerikli ve mahir bir hekim arar. O da ilahi bir
yardım olarak gonderilen mursid-i kamildir. Ruh, mursid-i kamille
karsılasınca gercek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gonul verdiği
nefsin de manevi hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mursidinin
tavsiyesine uyarak nefsi, dunyevi arzularıyla bulusturur. Bu
kavusma, nefsin maddi arzulardan bıkmasını sağlar. Mursidin
verdiği ilaclarla dunyevi arzular tamamen yok olur. Sonucta
dunyevi arzuların ve zenginliğin sembolu olan kuyumcu yok olunca,
nefis dustuğu hatayı anlar. Sehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha
layık, tertemiz bir sevgili olur.
Ruhlar aleminde mutlu bir yasantısı olan ruhun, dunya alemine
geldikten sonra, maddi arzulara kapılmaktan dolayı cektiği
ıstıraplar, uğradığı bela ve musibetlerle birlikte, bunlardan
kurtulus careleri hikaye edilmistir.
Mesnevi Şerif (1.Cilt)
Ebu Hureyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardı.Alışverişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve:
-”Dikkatli ol, ağırca tart”, der…
Şaşırarak, hiçbir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hureyre, karşısındakinin Peygamber olduğunu bildirir…
Satıcı derhal Hz.Muhammed (a.s.m)’in ellerine kapanarak öpmek ister. O izin vermez…
-Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım…
Eve dönüş sırasında Ebu Hureyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister.Ona da izin vermez.
-Kişi, eşyasını taşıyabiliyorsa, sadece kendi taşımalıdır.
Arkadaşları O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz.
-İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi sizde bana ayağa kalkmayın.
Çünkü ben bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.
Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar:
-Hiçkimse için kalkılmaz.Ancak Allah için ayakta durulur.
Bundan sonra arkadaşları O içeri her girdiğinde kendilerini zor tutarlar, ayağa kalkmaz ve oturmaya devam ederler..
14 Temmuz 2008/ Va kit Gazetesi (Peygamber Efendimizin Hayatından Seçmeler Bölümü)
Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı
Bende bu cihanın gamı var,
Dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma.
Bana ağlama,
Yazık yazık deme.
Şeytanın tuzağına düşersem,
İşte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce, ayrılık ayrılık deme.
O vakit benim buluşma ve kavuşma zamanımdır.
Beni kabre indirip bırakınca,
Sakın elveda elveda deme;
Zira mezar, cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya,
Doğmayı da seyret.
Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür ama o, doğmaktır.
Mezar, hapis gibi görünür.
Ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?
Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun?
Mevlâna (radıyallahu anh)









